SÜT ÇÖMLEĞİ

       Köyün birinde, yalnız başına yaşayan, fakir bir kadın varmış. Bir tanecik koyunundan başka hiç kimsesi yokmuş. Koyunun sütünü sağar, satar, kazancıyla kıt kanaat geçinirmiş. Köylülerden biri, kasabada sütün daha çok para ettiğini söyleyince, bizim fakir kadın, o günkü sütünü kasabaya götürmeye karar vermiş. Bir çömlek sütü başının üstüne koymuş, yavaş yavaş yürümeye başlamış.

       Yolda yürürken düşünmeye başlamış:

       -Bir çömlek sütü kasabanın pazarında satsam, kazandığım parayla pazardan taze taze yüz yumurta alsam, eve gelir gelmez üç kuluçkaya yatırsam, güzelce baksam, al sana bir sürü civciv. Bizim bahçede piliç beslemek işten bile değil. Sadece tilkiye göz kulak olup, onu piliçlerden uzak tutmalıyım. Hadi dikkatsiz davrandım, tilki piliçlerden bir kaçını yedi. Ne çıkar? Kalanlar bana yeter. Onları satıp bir koyun daha alsam, iyice beslesem, şişmanlatıp satsam. Parasıyla bir inek alsam. İneğim bir süre sonra yavrulasa, kara gözlü bir danam olsa… O zaman keyfime diyecek olmaz, demiş ve sevincinden hoplayıp zıplamaya başlamış. 

       O sırada ayağı taşa takılıp dengesini kaybedince başındaki çömlek yere düşüvermiş. Ne dana kalmış, ne koyun ne de kuluçka… Yerdeki bunca mala, mülke, yaşlı gözlerle bakakalmış zavallı kadın. Sahip olduğu bir çömlek sütten de olunca, üzgün üzgün köyünün yolunu tutmuş.

       "Güpegündüz rüyalarda gezince böyle olur işte. Elde edeceklerin için sevinirken, sahip olduğun malından da olursun, unutma!"

                                     
                                      
KURBAĞA İLE FARE

       Ülkenin birinde, ömrü boyunca hiç açlık çekmemiş, perhize girmemiş, yağlı, besili, göbekli bir fare yaşarmış. Bu şişman fare, bir gün, gönül eğlendirmek için bir bataklığın kıyısına gitmiş. Fare, etrafı seyrederken, yemyeşil, şişman bir kurbağa bataklıktan başını çıkarıp kıyıdaki fareye seslenmiş:

       -Merhaba fare kardeş, nasılsınız? Bize buyursanız da birlikte yemek yesek, demiş.

       Bay fare, yemek teklifine çok sevinmiş. Kurbağa fareye dil dökmeye başlamış:

       -Aman efendim, bizim oraların çamur banyosuna doyum olmaz. Ne görülmedik,  bilinmedik yerler var bir bilseniz. Gezip göreceğiniz yerlerin üstüne yoktur. Yıllar sonra yaşlanınca, torunlarınıza anlatırsınız oraları.  Gezi deyip de geçmeyin.  Ne yer, ne içeriz? Bataklık devletinin kanunları nelerdir?  Kurbağalar hakkında ne çok şey öğreneceksiniz, demiş.

       Bay fare:

       -Size eşlik etmekten şeref duyarım. Fakat bir problemim var: Sizler kadar iyi yüzemem. Bana yardımcı olursunuz değil mi?, demiş.

       Kurbağa:

       -Aman efendim, yardımın lafı mı olur! Hemen ince bir saz bulup geleyim., diyerek gözden uzaklaşmış. Birkaç dakika sonra, ağzında ince bir dalla karaya zıplamış. Kurbağa, farenin ayağını, kendi perdeli ayağına bağlamış ve birlikte bataklığa atlamışlar. Ancak, yolda işin rengi değişmiş. Kurbağa, fareyi suyun dibine doğru çekmiş de çekmiş. Meğer kurbağanın derdi fareyi yemekmiş. Tam "Yağlı kuyruğu buldum. Bundan iyisi can sağlığı" diye düşünürken, fare ne olduğunu fark etmiş ve kendini yukarıya doğru çekmeye başlamış.

       Kurbağa, aşağı doğru yüzmeye gayret ediyor, fare kendisini yukarıya doğru çekmeye çalışıyormuş.  İkisinin arasındaki mücadele iyice kızışmış. Ayakları birbirine bağlı, biri çekiyor diğeri çırpınıyormuş.  İkisi uğraşadursun, açlıktan gözleri dönmüş bir atmaca, onları fark etmiş. Atmaca, suyun üzerindeki fareyi yakalamak için hız alıp suya doğru uçmuş. Bir kuşla iki kuş vurmuş. Bizim atmaca, krallara layık bir sofrada, hem etini  hem de balığını yiyip, karnını bir güzel doyurmuş.

       Ne demişler: Tavlayanlar tavlanır, ava giden avlanır. Başkası için kuyu kazanlar, kuyulara yuvarlanır."